FİKRİ HUKUKTA KORUNAN UNSUR İFADE Mİ FİKİR Mİ?

FİKRİ HUKUKTA KORUNAN UNSUR İFADE Mİ FİKİR Mİ?

Prof.Dr. Tekin MEMİŞ*

 

 

FİKRİ HUKUKTA KORUNAN UNSUR İFADE Mİ FİKİR Mİ?  Prof.Dr. Tekin MEMİŞ

Telif Hakları konusunda Fotoğrafçıların ufuklarını açacak bir makale. Açık ve anlaşılır bil dille kaleme alınmış.

http://yekon.org/projeler.htm adresinden orjinal kaynaktan okuyabilir, yada  fikri-hukukta-korunan-unsur-ifade-mi-fikir-mi-prof-dr-tekin-memis.doc ‘dan indirebilirsiniz.

 

 

 

 

GİRİŞ

Fikir ve Sanat Eserleri hukuku ile ilgili olarak yazılan eserlerde genelde söz birliği edilen görüş, fikrin korunmayacağı, ifadenin korunacağıdır. Bu ifade genel itibariyle doğru olmakla birlikte içeriğin hiç korunmayacağını da çağrıştırması yönüyle eleştirilebilir. Gerçekten özgün bir düşünceyi, tasavvuru ya da hayal gücünü bir hikayeye, romana ya da diğer bir güzel sanat eserine aktaran kimsenin bu çabası da korunmayı hak etmektedir. Bu korumanın fikri hukuka göre mi yoksa genel hukuk kurallarına, mesela haksız rekabet hükümlerine göre mi olacağı hususu ele alınıp incelenmeye değer bir sorundur.

Hukukun uygulanmasını temsil eden içtihatlara baktığımız zaman da bu sorunun tartışıldığını görmek mümkündür. Gerçekten bir televizyon programının, bir dizinin ya da bir senaryonun benzerinin diğer bir program ya da dizide tekrar edilmesi, bir roman ya da hikayenin olaylarının diğer roman ya da hikayede aynı şekilde işlenmesi halinde, yazarlarının ifadeleri farklı diye bu özgün içerik, fikri hukukun koruma şemsiyesinin dışında mı kalacaktır?

Bu çalışmada tartışma konusu bu sorunlara değinilecek ve konu ile ilgili teorik açıklamaların yanı sıra mahkeme kararlarından örnekler de verilecektir.

 

  1. Fikrin Şekle Bürünmesi

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre koruma, daha ziyade fikre değil de ifadeye mahsus kılınmıştır[1]. Aslında bununla kasdedilen, herhangi bir şekle bürünmemiş fikrin korunmayacağıdır. Bir düşünce ya da fikir ne kadar dahiyane olursa olsun fikri hukuk kapsamında himaye görmez[2]. Fikrin ya da düşüncelerin korunabilmesi için onların her halükarda bir şekle bürünmesi gerekir[3]. Bu şekillenmenin üçüncü kişiler tarafından algılanabilmesi kafidir[4]. Ancak bu şeklin mutlaka maddeten tespiti şart değildir. Hatta eserin doğrudan doğruya duyu organları ile algılanabilir olması da gerekmez, dolaylı ya da teknik araçlar yardımı ile algılanabilmesi de yeterlidir[5].

Edebi bir eserde şekillenme, yazıya dökülme ile olabileceği gibi, okunma ya da resimleme ile de gerçekleşebilir[6]. Şekillenmenin sürekli olması da gerekmez, geçici bir şekillenme de yeter[7]. Bir eserin sadece bir kez okunması, bir an için algılanması şekillenme şartını yerine getirir[8]. Eserin arkasındaki fikir, koruma görmez.  Fikri hukukun koruması, sadece bir fikrin ortaya koyulmasına ve metoduna dayanmaz. Aksine sadece kendine özgü bir üslubun ortaya konulmasını gerektirir.

Yargıtay, bu konuyu bir öğretim üyesinin Ahlat kazılarında ortaya çıkardığı eserleri, profesörlük takdim tezinde kullanmak isterken davacının kendisinden izinsiz olarak bunları “Ahlat Türk Mimarisi” isimli kitabında kullanmasını, FSEK kapsamında korunmaya değer bir hakkın bulunmadığı tespiti ile pekiştirmiştir. Yargıtay’ın ilgili dairesi, burada henüz eserin şekillenme aşamasının gerçekleşmediğini bu nedenle de korumanın FSEK hükümlerine göre değil de haksız rekabet hükümlerine göre sağlanması gerektiği görüşündedir[9].

Bu karar, doktrinde, hususiyetin kazının yerinin tespiti, planlanması ve bulguların çıkartılması gibi hususlarda şekillendiği, dolayısıyla arkeolojik bir kazının henüz kitap haline gelmemiş olsa dahi eser olarak korunabileceği düşünceleri ile eleştirilmiştir[10].

Ancak kanaatimce Yargıtay’ın düşünceleri isabetlidir. Eserin şekillenmesinde hususiyet, o eserin türüne göre aranmalıdır. Bu olayda davacı, eserini bir ilmi ve edebi eser kategorisinde vermeyi düşünmekte, bir tez kapsamında eser için kazı sonuçlarını kullanmayı istemektedir. Ancak eserin bu kalıba dönüşmediği de ortadadır. Eser olarak korumanın söz konusu olabilmesi için en azından o eser türünde belirli bir taslağın, eskizin ortaya konulması, bir diğer ifade ile hususiyeti taşıması gerekir. Bu karar bakımından henüz bir hususiyeti tartacak unsurlar dahi ortaya çıkmamıştır. Örneğin düşük anlatım veya bilimsel eserlerde yetersiz bilgi hususiyeti oluşturmadığı kabul edildiğine göre[11] henüz ortaya çıkmayan, şekillenmeyen bir eserde bunun tartışılabilmesi de mümkün değildir[12].

 

2-Şekil ve İçerik

Eserde ifade korunurken sadece şeklin önem kazandığı içeriğin ise ihmal edildiği düşünülmemelidir. Hususiyet hem şekil hem de içerikte kendisini gösterebilir. Korumanın konusu, şekil olabileceği gibi fikir de olabilir[13].

Şekil ve içeriğin korunmasının şartı, hem şekilde hem de içerikte bir hususiyetin varlığıdır. Herkesin söyleyebileceği bilgi yığınının, genel geçer açıklamaların ve şekillendireceği formların korumadan faydalanamayacağı açıktır. Çünkü bu bilgiler, umumun kullanımına açılmış ve kimsenin üzerinde tasarruf edemeyeceği ve tekel hakkı kuramayacağı bilgiler ve ifade biçimleridir[14]. Hatta bu genel bilgiler, orijinal ve büyük harcamalarla ortaya konulsa dahi yine de fikri hukukun himayesi dışında kalır[15].

Tarihi vakıalar, tabii olaylar, insanlığın geçmişi, tarihi şahsiyetlerin hayatı, günlük olaylar veya bunların gerçek içerikleri, fikri hukukun himayesine dahil değildir. Bunların koruma kapsamı dışına çıkarılmasının nedeni, herhangi birinin yaratıcı çabasına dayanmaması ve bir yaratıcı buluştan daha ziyade keşif sayılmasıdır. Yine belirtmek gerekir ki, bu çerçevede bir tabii bilimcinin ya da uzmanın yaptığı keşifler, aslında o bilim dalı için çok önemli olsa yine de fikri hukukun himayesine girmez[16]. Bu nedenle bir kimyasalın kaynama derecesi gibi elde edilen test sonuçları, üçüncü kişiler tarafından serbestçe kullanılabilirler.

Bazı olayların yorumlanması ve analiz edilerek başka sonuçlara varılması ve yeni bir sonuca ulaşılması, ortaya yeni tezlerin konulması halinde artık fikri hukukun korumasına tabi olan bir içerikle karşılaşılır. Bunun nedeni ise, artık sıradan bilgilerden ve bilinen gerçeklerden öte, sahibinin hususiyetini taşıyan bir çaba ile ulaşılan fikirlerin bulunmasıdır[17].

Bu çerçevede masallar, halk hikayeleri, sözler, deyimler ve fabllar gibi yazarı bilinmeyen anonim eserler üzerinde bir fikri hak tesis edilemez. Bu kültürel miras, herkesin kullanımına açıktır. Ancak bu kültürel mirasın ve temaların bir eserdeki somut kullanımları korunmaya değer olabilir[18]. Burada korunmaya değer olan yer, hem somutlaşmış ifadeler hem de yazarının eklediği kısımlardır.

Genel kabule göre ilmi görüşler, teoriler ve öğretiler üzerinde de fikri hakkın tesisi mümkün değildir. Bu tür görüş, düşünce ve öğretileri herkesin kullanabilmesi mümkündür. Hatta bu düşünce, teori ve öğretiler çok uzun bir zaman ve kaynak tahsisi ile büyük bir uğraşı sonucu gerçekleşmiş olsalar dahi sonuç değişmez. Bunun nedeni, düşünce ve bilim özgürlüğü temelinde aranmalıdır. Geliştirilen bu görüş ve teoriler, diğer insanların görüş ve düşüncelerinden bağımsız değildir. Yeni teoriler ise diğerlerinden istifade ile geliştirilebilmektedir.  Toplumun menfaati, ortaya konulan bu düşünce ve görüşlerden istifade ile bunların karşılıklı olarak sınanarak doğrulanması ve yanlışlanmasından geçmektedir[19]. Bu gerekçelerle bu tür düşünce ve fikirler üzerinde fikri hukuka dayanılarak bir koruma sağlanamaz.

Bazı içerikler de herkesin kullanımına açık olup, üzerinde bir fikri hakkın kurulması mümkün değildir. Mahkeme içtihatları ya da kanun metinleri bunlara örnek verilebilir.

Soyut düşünceler ve fikirler, fikri hukukta korunmazlar, hatta bunların korunmaması, toplumun menfaatleri için gereklidir, zira fikri hukukun koruması yoluyla fikirler üzerinde bir tekelin kurulması düşünülemez.

Salt bir fikir, fikri hukukun korumasından yararlanamaz iken somut içeriğe bürünmesi kaydıyla fikri hukukun koruması başlayabilir[20]. Ancak hemen belirtmek gerekir ki fikrin korunmasının ön şartı, eserde yaratıcı çabanın bu fikre dayanması ya da fikrin bu eser içinde tanınabilmesine bağlıdır. Ama yine de sadece fikir korunmayacaktır[21]. Ayrıca belirtmek gerekir ki fikirleri haksız rekabet çerçevesinde korumak dahi mümkün olmayacaktır[22].

 

III. İç şekil-Dış Şekil Ayrımı

Eserdeki şeklin (biçimin), iç ve dış şekil olmak üzere iki başlık altında tasnif edildiği görülür[23]. Alman hukuk öğretisinde savunulmuş bu eski görüş, Türk doktrininde de temsil edilmektedir. Buna göre dış şekil, fikrin ifade bulduğu biçimi; iç şekil ise bu eseri oluşturan düşüncenin ifadesi, iç düzeni, yani kompozisyonunu ifade etmektedir. İç şekle örnek olarak bilimsel bir eserdeki düşünce dizini veya bir romandaki olayların akış sırası gösterilebilir[24].  Bir örnekle açıklanacak olursa, bir dramanın iç yapısı ve akışı onun iç şeklini oluşturur iken somut baskısı da onun aslında bir yönüyle dış şeklini oluşturmaktadır[25].

Ancak bu şekilde bir iç dış şekil ayrımının çok isabetli olmadığı da doktrinde vurgulanmaktadır. Bir dramanın ya da filmin ya da bir müzikalin içerik ve formu birbirinden ayrılamaz[26]. Yine bir mahkeme kararında vurgulandığı gibi, bilhassa edebi eserlerde, eserin korunabilirliği doğrudan onun içeriğine aittir[27]. İç ve dış şekil ayrımının kaynağı olan Alman hukuk sisteminde de bu ayrım terk edilmiş ve kanun koyucu iradesini, 1965’ten bu yana eserde varlığı gereken yaratıcı çabayı, içerikte, şekilde ya da içerikle şeklin birbirine bağlanmasında ortaya çıkacağı yönünde belirlemiştir[28]. Burada eserin korunması, şekil ya da içerik ayrımına göre değil, eserin hususiyetine bağlanmıştır.

Kanaatimce iç şekil dış şekil ayrımına girilmeksizin eserde şekillenen hususiyetin değerlendirilmesi gerekir. Zira bu ayrım, aslında tamamen hususiyet kavramının etrafında döndürülen iki kavramsal ama aynı zamanda suni sayılabilecek bir ayrımdır. Gerçekten hususiyet nerede şekillenirse korunmaya mazhar kısım da eserin bu kısmı olacaktır. Bu bazen fikrin büründüğü ifadeler olabilir iken bazen de bizzat kelimelere büründürülen fikir de olabilir, ya da hususiyet, ifade ile fikir arasındaki bağlantıda da ortaya çıkabilir.

 

  1. Korumanın Kapsamı

Fikri hukukun sağladığı koruma, ifade ve fikir ayrımı yapmaksızın hususiyetin belirginleştiği bütün kısımlarını kapsamaktadır. Bu husus, FSEK.m.13/II’de şu şekilde ifade edilmektedir: “Eser sahibine tanınan hak ve salâhiyetler eserin bütününe ve parçalarına şâmildir[29]. Bu ibareden yola çıkarak, korumanın konusu bakımından ifadenin ya da fikrin ayrılmasına gerek olmadığı böyle bir ayrımın da fikri hukukun teorisinde bulunmadığı söylenebilir. Burada korumanın kapsayacağı küçük parçanın ne olduğu konusunda tereddüt yaşanabilir. Eğer küçük parça olmaksızın bütün eksik kalıyor ve anlamsızlaşıyorsa hususiyet, bu bağlantıda ortaya çıkar ve bu küçük parça dahi korumadan yararlanabilir[30]. Buna karşın bir müzikalde kullanılan bazı tonların, notaların ya da akordların diğer bir müzikalde kullanılması mümkündür. Zira müzikallerde bu tür küçük parçalarda hususiyetin ortaya çıkması zordur[31].

Eser sahibi, eserinin bütünü üzerinde münhasır yetkilere sahip kılındığı gibi eserinin parçaları üzerinde dahi münhasır yetkilere sahiptir. Fikrin büründüğü ifadelerin aynen kullanılması halinde ihlali nitelemek kolaydır. Ancak kelimelere bürünen fikrin kullanılması halinde bunun nasıl belirleneceği, ihlalin olup olmadığı ayrı bir sorun olarak ele alınmalıdır.

 

  1. Fikirden Serbest Yararlanma-İzinsiz İşleme-İntihal

Bir eserin fikri içeriğinden serbestçe yararlanma, işleme hakkı ile sınırlanır. Serbest yararlanma, işleme hakkı ile aynı anlama gelmez. İşlemede, asıl eserin içeriğine bağlılık esastır, ancak içerikteki tema ve motifler işleyenin yaratıcı çabası ile geliştirilmektedir. Oysa serbest yararlanmada içerikte bulunan motifler ve temalar başkalarının kullanımına da tamamen açıktır[32].

Ancak ne zaman serbest kullanım ne zaman izinsiz bir işleme olduğunun tespiti oldukça güç olabilir. Bu iki durumu birbirinden ayırt etmek için mutlaka belirli kriterlerin getirilmesi gerekir. Mahkeme içtihatlarına göre, ilk- orijinal eserin hangi estetik unsurlarının ikinci eserde kullanıldığı ve bu unsurların ne şekilde tekrarlandığı önem taşır[33].

Bir eserde -edebi olmakla birlikte- klasik yaklaşımların fikir olarak korumadan yararlanamayacağı, bu unsurların herkesin kullanımına açık olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin bir aşk hikayesinde farklı sosyal zümrelere ait kimseler arasında yaşanan ilişki zorluğu ve bunlar üzerine yapılan temel kurgulamaların alıntılanması serbesttir. Asırlardan beri şiirlerde kullanılan gül-bülbül teması yine korunmayan unsurlara örnek olarak verilebilir. Ancak bu ana motifler etrafında sadece yazara ait şekillenen düşünceler korunur. İngiliz mahkeme kararlarında bu konu son derece basit bir ifade ile dile getirilmektedir: Henüz yazarının bile tam olarak içeriğini söylemediği bir şeyi başkaları nasıl bilebilir?[34] Fikrin korunabilmesi için soyutluktan arınmış, yazarının hususiyeti dahilinde belirli bir şekle girmiş olması şarttır. Fikrin korunmasında detaylar önem kazanacaktır[35].

Tarihi olaylar, herkes tarafından bilinen vakıalar da herkesin kullanımına açıktır. Bu tür olayları, her yazar ya da eser sahibi eserinde serbest bir şekilde kullanabilir ve işleyebilir. Eserin yazarının geliştirdiği fikrin alınması izinsiz bir işleme olarak değerlendirilir iken eser sahibinin hususiyetini taşımayan kısımların alınmasında bir ihlal olmayacaktır[36].

Serbest yararlanmanın sınırlarını aşan bir şekilde bir eserin içindeki fikrin kullanılması izinsiz işleme olarak nitelenebilir. Ancak hemen belirtelim ki alıntılamanın büyük olması halinde bu durum, intihal olarak değerlendirilmelidir[37].  FSEK.m.35’de belirlenen iktibasın sınırlarının aşılması halinde artık izinsiz işleme ya da iktibas değil intihal vardır. İntihal, her ne kadar kanunen tanımlanmış bir kavram değilse de genel olarak başkasına ait bir eserin sahiplenilmesi anlamını taşımaktadır[38].

Bir eserdeki fikir, eğer büyük ölçüde alınmış ve konu aynen tekrarlanmış ise intihalden bahsedilmelidir. Bu halde iki eserin mukayesesi gerekir. Şayet ikinci esere sarf edilen hususiyet birinci esere kıyaslandığında düşük ise, birinci eserin ana unsurları galip geliyor ise intihal vardır[39]. Buna karşın ilk eserin içindeki fikir, ikinci eserde değiştirilerek ayrı ve bağımsız bir eser ortaya çıkarılıyorsa, ikinci eserin sahibi de ona hususiyetini katıyor ise bu durumda işleme eser vardır. Ancak burada ortaya çıkan işleme eser izinsiz bir işleme eserdir.

Eğer serbest yararlanmaya açık fikirler, ikinci eserde ayrı bir şekilde ele alınmış ve ikinci eser sahibi tarafından hususiyeti yansıtılarak ayrıntıları ile ortaya konulmuş ise bu halde izinsiz işleme ya da intihale hükmedilemez. Bu durumda ortada ilk eserden ayrı ve bağımsız bir eser vardır.

 

  1. Örnek Kararlar

Bir eserin içinde bulunan fikrin korunması ile ilgili olarak mahkeme kararlarından verilen örnekler, tartışılan sorunu daha iyi ortaya koyacaktır. Zira seçilen mahkeme kararlarında, fikri hukukta koruma unsurunun mahkemelerce nasıl incelendiğinin ayrıntıları bulunabilecektir. Bu kararlardan biri İngiliz mahkemesini, üçü Alman mahkemelerinin ve nihayet sonuncusu ise Türk mahkemelerinin kararlarıdır.

 

  1. “The Da Vinci Code-The Holy Blood and The Holy Grail” Kararı

Yeni Zelandalı Michail Baigent ve Amerikalı Richard Reigh, “The Holy Blood  and The Holy Grail (Kutsal Kan ve Kutsal Kase) isimli 1982 yılında yayınlanan kitabın yazarları ve aynı zamanda da davacılardır[40]. Davacılar, davalarını, Dan Brown’un yazarı olduğu The Da Vinci Code kitabını İngiltere’de yayınlama ve yayma hakkına sahip Random Hause yayınevine karşı 2004 yılında açmışlardır.

Davacılar, yazarı oldukları kitaplarının merkezi temasını, Brown’un aldığını, edebi çabalarını bu yolla kullandığını iddia etmektedir. Her iki kitapta da İsa Peygamber’in Magdalalı Meryem (Mary Magdalene) ile evlenmiş olduğu ve dünyaya gelen çocuğunun soyundan gelenlerin hala yaşadığı öne sürülmektedir. Dan Brown, kendi kitabında “Kutsal Kan Kutsal Kase’nin” teorilerinden söz ederken, davacılar, kitaptaki başlıca karakterlerden Sir Leigh Teabing’in adının da yazarların adlarından türetildiği öne sürülmüştür. Davacılar, değişik oturumlarda farklı alıntı listelerini mahkemeye sunmuşlardır. Mahkeme, 11 gün süren bir dava sürecinden sonra 7.4.2006 tarihinde söz konusu alıntı listelerinin genel ve kronolojik vakıalar olması nedeniyle davayı reddetmiştir[41].

 

  1. “Laras Tochter” Kararı

Bu kararda[42] davacı, 1957 tarihinde Boris Pasternak’ın “Dr. Schiwago” romanını yayınlayan İtalyan bir yayınevidir. Bu roman, Rus dilinde orijinal ismi ile yayınlanmış, 1965 yılında da aynı isimle Amerika’da filme çekilmiştir.

Alexander Mollin, bunun ana karakterlerini içine alan bir romanı “Lara’s Tochter” ismiyle yayınladı. Burada temel sorun, Boris Pasternak’ın Moskova’da yaşayan oğlundan izin alınmaması idi. İngiliz yayınevi ise, bu romanın dünya çapında yayımı için haklarını devralmıştı. Bu kapsamda davalı, “Lara’s Tochter” isimli kitabın Almanca basımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir.

Davacıya göre bu yayın, Dr. Shiwago romanının eser sahibinin haklarının ihlali anlamına gelmektedir. Pasternak’a göre Bern anlaşmasının ilgili hükümleri gereğince Almanya’da yayınlanan bu kitap, izinsiz bir işlemenin örneğini oluşturmaktadır. Zira romanın figürlerinin alınması ve yine olayların geçtiği yer ve arka planlar, aynı şekilde zaman dilimi bunu açıkça göstermektedir.

Bu iddialarla davacı, Alexander Mollin tarafından kaleme alınan Laras Tochter (ISBN 3-570-12026-0) romanının yayınlanmasını, çoğaltılmasını ve diğer şekilde faydalanılmasının engellenmesini ve reklamlarının yapılmasının önüne geçilmesini, kitapçılarda satılan nüshalarının toplanmasını, uygun bir tazminatı ve mahkeme kararının yayınlanmasını talep etmiştir.

Buna karşın davalı, davacının aktif husumet ehliyetinin bulunmadığını, Sovyetler Birliğinde yayınlanan Dr. Shiwago’nun Almanya’da fikri hak korumasından yararlanamayacağını ileri sürmüştür. İlk derece mahkemesi, bu davayı reddetmiştir. Temyiz üzerine inceleme istinaf mahkemesine intikal etmiştir. İstinaf mahkemesi de ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Mahkemenin sözlü duruşmasında taraflar bazı konularda anlaşmış iseler de bazı hususlarda davacı davasını temyiz aşamasında devam ettirmiştir.

Temyiz aşamasında, Molin’in Pasternak’tan sadece isimleri değil, aynı zamanda onların hayat hikayelerini ve kaderlerini de aldığını belirlemiştir.

Gerçekten, örneğin Shiwago’nun aşkı Lara, onun eski karısı Tonja, Lara’nın Pawel Antipow’la evliliğinden olan kızı Katja alıntılanan kişilere örnek olarak verilebilir. Sadece Tanja’nın karakteri Pasternak’ın karakterinden farklılık arzetmektedir.

İlk aşamada Lara’nın şahsı, Dr. Shiwago’nun okuyucusu için Juri Shiwago’nun büyük aşkını hatıra getirmektedir. Bu durum ciddi bir hatırlatma olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçi başlangıçta Laras Tochter’de anlatılan zorluklara Dr. Shiwago’da rastlanmaz.

İki romanda da Laras’ın kaderi, Komarowski ile sıkı bir bağlantı içindedir. Onunla seyahati, ayrılığı Shiwago ve Komarowski’nin benzerlikleri dikkat çekmektedir.

Bu ana karakterlerin yanında diğer yardımcı kişilerin benzerliği de dikkat çekicidir. Greçekten Shiwago’nun Tonja’dan olan oğlu Sacha ve Laras’ın Pawel Antipow’dan olan kızı Katja, romanlarda merkezi bir konumdadır.

Romanlardaki sahneler de birbirine benzemektedir. Romanların devam eden çizgilerinde de benzerlikler vardır. Romanlardaki zaman dilimlerinin birbirine olan yakınlığı hemen görünmektedir.

Mahkeme, davalının, bu romanın farklı esasları vurgulaması, hatta feminist çizgiyi yansıtması ve Dr. Shiwago’dan ciddi farklarının bulunması savunmasını da ikna edici bulmamıştır. Bu nedenle Alman Federal Mahkemesi, Laras Tochter isimli romanın Dr. Shiwago isimli romandan izinsiz işleme yoluyla ortaya çıkarıldığı sonucuna ulaşmıştır.

 

  1. “Die Päpstin” Kararı

Bu dava[43], davacının, Johanna von Ingelheim’in hayatını konu alan filmin gösterim ve yapımının davalıya yasaklanması talebini konu almaktadır. Davacı, Amerikan vatandaşı olan ve 1996 yılında Amerika’da yayınlanan tarihi bir roman olan “Pope Joan”ın yazarı bir hanımdır. Bu roman, Alman diline “Die Paepstin” olarak çevrilmiştir ve satışlarda büyük bir başarı kazanarak 189 hafta en çok satanlar listesinde kalmıştır. Bu roman, Johanna von Ingelheim’in hayatını konu almaktadır. Ingelheim, 9. yy.da yaşayan bir kadındır ve bir erkek elbisesi giymektedir. Önce Fulda’da bir kiliseye ve sonra Roma’ya taşınmıştır. Nihayet, cinsiyetini gizleyerek Vatikan’a gitmiş ve nihayet Papa seçilmiştir. Bilim dünyası, halen Ingelheim’ın yaşayıp yaşamadığını ve gerçekliğini tartışmaktadır. Bu konu, yüzyıllardır anlatıla gelmektedir. Konu üzerine ilk şiir, Hans Sachs tarafından 1558 yılında yazılmıştır. Bu tarihten itibaren de çok sayıda edebi esere konu olmuştur. 1972 yılında Ingelheim’ın hayatını konu alan “Pope Joan” isimli bir sinema filmi yapılmıştır. Bu film, A’nın kitabını temel almış ve 2000 yılında İngiliz televizyonu B tarafından “Die Paepsitin Johanna” olarak gösterilmiştir.

Yazar, kendisinden izinsiz olarak kitabından bir filmin yapılması üzerine davacı olur. Bu aşamada davacı, “Die Paepstin” isminin kullanılmamasını ve romanındaki figürlerin işlenmesinin yasaklanmasını talep eder.

Mahkeme öncelikle burada tarihi şahsiyetlerin ve vakıaların korunmayacağını, bunların herkesin kullanımına açık olduğunu tespitle işe başlamıştır. Ancak, edebi eserlerde yazarının bu tarihi olaylar etrafında yaratıcılığı söz konusu olabilecektir. Her yazar, kendine ait hususiyeti, eser içindeki bu tarihi kişiler arasında kurdukları bağlar, esere verdikleri hava ile gösterme imkanı bulur. Dava konusu olayda da orijinal eserin yazarı, tarihi olayları bu şekilde romanında kendi hususiyeti ile ortaya koymuştur.

Dava konusu roman ve filmde benzeri vakıalar tekrarlanır. Johanna, okuma ve yazma öğrenir.  Romanda küçük Johanna, büyük abisinden ders alır. Çocuklar, yazma denemelerini kısmen kum üzerinde yaparlar. Kadın, kızının kabiliyetlerini sezer ve ona babasının yanında bunları açıklamayı yasaklar. Kızının ona açıklamasından sonra baba, kızının okumayı öğrenmesinde oğlunun ölümü için bir neden görür. Zira bu bir günahtır. Davacı, Johanna’nın okuma öğrenmesi temasının fikri hukuk bakımından bir koruma görmeyeceğini, ancak detaylarının koruma altında olduğunu savunur. Buradaki detaylar, gizli öğrenme, kumda yazı çalışmaları, anne tarafından korunması, babanın bakış açısı ve bir cezalandırma türü olarak görülmesidir.

Johanna, anne babasının isteği ile evleniyor ve bu esnada Normanlar geliyor ve çok sayıda insanı öldürüyor. Johanna da Normanlar tarafından tehdit ediliyor ve son anda Johanna kardeşi tarafından kurtarılıyor. Bir çatışma esnasında kardeşi öldürülür ve Johanna onun elbiselerini giyer, onun bıçağı ile saçlarını keser ve kiliseye onun kıyafeti ile girer.

Bu ayrıntılar, mahkemeye göre yazarın yaratıcı bir çabasıdır. Burada herhangi bir tarihi bilgi bulunmamaktadır. Bu zaman diliminde Norman ve Viking saldırıları vardı ama Johanne’nin tehdit edilişi, kardeşinin öldürülüşü, onun saçlarını kesişi, kardeşinin yerine geçişi, tarihi vakıalar değildir.

Mahkeme, bu tespitlerin yanında roman ile film arasında farklılıklar da tespit etmiştir. Buna karşın davacıya ait eserde yazara ait tarihi olmayan ve yazarın yaratımı mahsulü düşüncelerin de filme aktarılması nedeniyle burada izinsiz bir işleme tespitinde bulunulmuş ve bu bakımdan kısmen davalının aleyhine karar verilmiştir.

 

  1. “Harry-Potter” Kararı

Bu olayda ilk davacı çok başarılı Harry-Potter Romanının yayıncısı, ikinci davacı ise bu romanın Almanya’daki yayın haklarının sahibidir. Davalı ise bir okul yayını yapan yayıncıdır. Bu yayıncı farklı formlarda Harry-Potter Romanını yayınlamıştır. İki davacı da davasını, fikri hukuk, marka ve haksız rekabet ilkelerine dayandırmıştır. Davalının bu kitapları yayınlamasının önlenmesini istemiştir.

Mahkemenin sözlü aşamasına kadar Harry Potter’in farklı romanları çıkmıştır. Roman, tarihi bir vakıayı temel almamıştır; tamamen, yazarının fantezisi olarak masalları, karakterleri ilişkileri esas almıştır.

Davalı, okullar için öğrenim kitapları ve alıştırma kitapları yayınlamaktadır. Burada davacıların hak sahibi olduğu kitaplardan karakterler, hikayeler ve doldurulacak formlar üretilmiştir. Olaylar, kahramanlar davacıların hak sahibi olduğu romanlardan alınmıştır. Dava konusu edilen husus da budur.

Mahkeme burada da izinsiz bir işlemenin bulunduğu kanaatine varmıştır. Davacılara ait romanın kelime kelime ya da aynen kullanılmasına gerek olmaksızın vakıaların başlaması, karakterler ve mevcut şahısların rol dağılımı ve mekanların benzemesinin işleme olduğunu, işlemenin de hak sahiplerinin iznine tabi olduğuna karar vermiştir. Mahkeme marka hakkına dayanan diğer iddiaları ise reddetmiştir[44].

 

  1. “Yeşilçamda Bir Sultan” Kararı

Hukuk Genel Kurul kararına konu olan bir olayda, davacılar, davalıların haksız eylemi nedeniyle uğradıkları zararın ödettirilmesini istemişlerdir. Davalıların “Aynalar” adlı programda “Türkan Sultan” adlı bölümde davacılar tarafından yazılan “Yeşilçamda Bir Sultan” adlı eserden izinsiz alıntı yaptıkları ve dava konusu yayın nedeniyle Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na aykırı davrandıkları uyulan bozma kararı ile kesinleşmiştir.

Bu kararda olayın nitelendirilmesinde şu ifadelerle intihale vurgu yapılmaktadır: “Bilirkişi raporlarına, özel dairenin ilk bozma kararı kapsamına ve bu bozmadan sonra mahkemenin kabulüne göre, davalının yaptığı filmin, davacının eserinden sadece esinlenme, öykülenme sonunda meydana getirilmiş genel bir etkileşim ürünü olmayıp, intihal düzeyinde alıntılardan oluştuğu sonucuna varılmalıdır. Uygulama ve öğretiye göre, bir eserde yapılan alıntılar ortaya çıkan yeni esere galip geliyorsa, artık masum alıntıdan söz edilemez. Davalı, davacıya ait sosyolojik bir inceleme niteliğindeki bilimsel eserinden, çeşitli alıntı, uyarlama ve değişikliklerle belgesel bir sinema eseri meydana getirmiştir”[45].

Görüleceği üzere, bu kararda alıntılamanın çok fazla olması ve alıntıların ikinci esere galip gelmesi halinde artık izinsiz işlemeden değil, intihalden bahsedileceği isabetle vurgulanmıştır.

 

SONUÇ

Fikri hukukun koruma konusu, yukarıda açıklandığı üzere, sadece ifade değil aynı zamanda kelimelere bürünmüş fikirdir. Ancak her fikrin korunmayacağı da aşikardır. Fikrin korunabilmesi için, belirli bir şekle bürünmesi ilk şarttır. Serbest yararlanmaya açık fikir olarak nitelendirilebilecek, tarihi vakıalar, coğrafi olaylar ve bilimsel teoriler korunmaz. Fikrin korunabilmesi için aynı zamanda eser sahibinin bu fikirlere hususiyetini de yansıtması gereklidir.

Fikrin alıntılandığı öne sürülen eserde, eser sahibinin hususiyetinin şekillendiği ayrıntılar önem kazanır. Bilinen fikirler ya da tarihi olaylar üzerine, eser sahibinin yansıttığı ayrıntılarda hususiyet şekillenebilir. Bu halde tarihi olaylar ile bilinen vakıaların alıntılanması izinsiz işleme ya da intihal sayılmaz iken ilk eserde ortaya konulan ayrıntıların alınması ihlal teşkil edebilir. Her seferinde eserlerin karşılaştırılması gerekir ve ancak bu karşılaştırmadan sonra ortada bir izinsiz işleme mi intihal mi ya da serbest bir yararlanma mı olduğuna karar verilmelidir.

 

* Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı Başkanı.

[1] Ernst Hirsch, Hukuki Bakımdan Fikri Say, C. II, İstanbul 1943, s. 61; Cahit Suluk/Ali Orhan, Uygulamalı Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul 2005, s. 143; Gürsel Üstün, Fikri Hukukta İşleme Eser, İstanbul 2001, s. 6 vd.; Engin Erdil, Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İşlenme Eserler, İstanbul 2003, s. 18.

[2] Hirsch, s. 130; Nuşin Ayiter, Hukukta Fikir ve Sanat Ürünleri, İstanbul 1981, s. 42;

[3] Mustafa Ateş, Fikri Hukukta Eser, Ankara 2007, s. 32.

[4] Haimo Schack, Urheber- und Urhebervertragsrecht, 2. nuebearb. Aufl., Tübingen 2001, s. 84, nr. 160.

[5] Fırat Öztan, Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku, Ankara 2008, s. 90.

[6] Werner Reichel, Die Formgebung und die Formgestaltung von Schriftwerken und ihr rechttlicher Schutz, GRUR 1963, Heft 3, s. 125.

[7] Fromm/Nordemann, Urheberrecht (Kommentar), Stuttgart-Berlin-Köln 1998, s. 71, nr. 27.

[8] Türk sanat müziğinde taksim, aslında irticali olarak okunur; yani önceden bestelenmemiştir, o an sanatkarın kabiliyetine ve hissine göre şekillenir. Bunların bir kısmı kayda alınmadığı için unutulur gider, ama fikri hukuk bakımından korunmaya değerdir.

[9] “….Olaya 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası hükümlerinin yugulanma olanağı yoktur. Zira, yasanın isminden de anlaşıldığı veçhile bu yasanın uygulanabilmesi için ortada kişinin yarattığı bir eserin mevcut olması gerekir. Adı geçen Yasanın tarifine göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar ve sinema eserleri sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulüdür ( Md. 1 ). Tariften de anlaşılacağı gibi bir eserin, yasa karşısında eser niteliğini kazanabilmesi için iki unsur gereklidir. Birinci objektif unsur ki yasa bunu mahsul ( ürün ) olarak belirtmiştir. Buna göre eser, evvela temellüke, tasarrufa elverişli maddi bir varlık olarak var olmalıdır. İkincisi de, subjektif unsur olup eserin sahibinin özelliğini taşıyan bir fikir ve sanat eseri olmasıdır. Olaydan anlaşıldığı üzere davacı, yukarıda unsurları açıklanan bir eserin henüz sahibi değildir. Ancak, yaptığı kazılardan elde ettiği bilimsel buluşlara dayanarak bir eser yaratmayı düşünmüştür. Yani, bu yönde bir düşüncesi, bir fikri vardır. Fakat bir fikir veya sanat eseri, fikir halinde kaldığı sürece eser niteliğini kazanamaz ( Ord. Prof. E. Hirş. = Fikri ve Sınai Haklar, 1948 S. 6-10, 130; Prof. Halil Arslanlı, Fikri Hukuk Dersleri, Cilt II, Fikir ve Sanat Eserleri, 1954 S. 42 No. 5 ) ve dolayısiyle Fikir ve Sanat Eserleri Yasası`nın koruyucu hükümlerinden yararlanamaz” (4. HD., 1.7.1977,.E. 1976/5913, K. 1977/7617-Kazancı Hukuk Otomasyon Programı).

[10] Ünal Tekinalp, Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul 2005, s. 100; Ayşe Odman Boztosun, Haksız Rekabet Hukukunda Emeğin Korunması İlkesinin Yargıtay Kararları Işığında Değerlendirilmesi, XXI. Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu, s. 197 vd.

[11] Tekinalp, s. 101.

[12] Clemens Thiele, Urheberrechtlicher Schutz von Ideen- vom Mythos zum Logos, Wirtschaftsrecht (RdW) 2007, s. 525.

[13] Sami Karahan/Cahit Suluk/Tahir Saraç/Temel Nal, Fikri Mülkiyet Hukukunun Esasları, Ankara 2009, s. 42, 43; Tekinalp, s. 101.

[14] Thiele, s. 525.

[15] Bettina Pohl, Abstracts und andere Inhaltsmitteilungen im Urheberrecht, Osnabrück 2006, s. 82.

[16] Pohl, s. 84.

[17] Pohl, s. 84.

[18] Krş. BGH GRUR 1991, 456 ff. – Goggolore.

[19] Loewenheim/Loewenheim, Handbuch des Urheberrechts, Neuwied 2000, § 7 Rn. 11.

[20] Bkz.. BGH, 12.03.1987 – Az. I ZR 71/85 – Warenzeichenlexika

[21] Bkz. BGH, GRUR 1952, 51 – Zahlenlotto; BGH, 27.02.1981 – Az. I ZR 20/79 – Fragensammlung; BGH, 03.11.1999 . Az. I ZR 55/97 – Werbefotos; BGH, 26.06.2003 – Az. I ZR 176/01 – Sendeformat.

[22] OLG Köln, 28.08.2009 – Az. 6 U 225/08.

[23] Kohler, UrhR an Schriftwerken, 1907, s. 140, 146 (Schack’tan naklen, s. 85, Rn. 140); Ulmer, Urheber- und Verlagsrecht, 3. Aufl. Berlin/Heidelberg 1980 (Fromm/Nordeman’dan naklen, s. 70, Rn. 24).

[24] Karahan/Suluk/Saraç/Nal, s. 42.

[25] Schack, s. 85, Rn. 160.

[26] Schack, s. 85, Rn. 160.

[27] KG GRUR 1926, s. 441-443, Jung-Heidelberg; BGHZ 141, s. 267-279 – Laras Tochter.

[28] RegE BTDr IV/270, s. 38 (Fromm/Nordemann’dan naklen, s. 70, nr. 24).

[29] İngiliz hukukunda bu ibare, ilginç ve yoruma açık bir şekilde “önemli bir kısmı” kelimeleri ile ifade edilmektedir (bkz. Copyright Design and Patents Act 1988, m. 16 (1), (3a).

[30] Fromm/Nordemann, s. 70, Rn. 26.

[31] Fromm/Nordemann, s. 71, Rn. 26.

[32] Freidrich Karl Fromm/Wilhelm Nordemann, Urheberrecht 9. Auf., Stuttgart-Berlin-Köln 1998, s. 206.

[33] BGH GRUR 1980, s. 853, 854 (Architektenwechsel).

[34] High Court, Rn. 156 (Sattler’den naklen, s. 614)

[35] Sattler, s. 615.

[36] Lowenheim, Die Benutzung urheberrechtlich geschützter Schriftwerke in Sekundaerliteratur für den Schulunterricht, ZUM 2004, s. 89.

[37] Bu konuda bkz. Ramazan Çağlayan, İlim ve Edebiyat Eserlerinde İktibas ve İntihal Üzerine, E-Akademi Dergisi, Nisan 2008, Sayı 74 (www.e-akademi.org).  

[38] Öztan, s. 203; Tekinalp, s. 147.

[39] Ateş, s. 82, 306.

[40] Kitabın üçüncü yazarı olan Henry Lincoln, davada taraf olmamıştır.

[41] Sattler, s. 612.

[42] BGH, 29.04.1999 – I ZR 65/96 (OLG Karlsruhe), GRUR 1999, Heft 11, s. 984 vd.

[43] LG Hamburg, 31. 1. 2003 – 308 O 324/01, GRUR-RR 2003 Heft 08, s. 233 vd.

[44] LG Hamburg, 12. 12. 2003 – 308 O 57/03, GRUR-RR 2004 Heft 3, s. 65.

[45] YHGK, 2.4.2003, E. 2003/4-260, K. 2003/271 (Kazancı Hukuk ve İçtihat Programı).